Mehr Haber Ajansi: İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik savaşının başlamasının ardından Rusya’nın Tahran’a verdiği desteğin niteliği ve kapsamı, uluslararası medya ve analiz çevrelerinde en çok tartışılan konulardan biri oldu. Bazı çevreler Moskova’nın savaş sırasında İran’ı yalnız bıraktığını savunurken, diğerleri özellikle diplomatik alanda ve Birleşmiş Milletler üzerinden Rusya’nın Tahran’a verdiği desteğe dikkat çekti.
Mehr Haber Ajansı bu kapsamda, Rusya’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Katehon’un Genel Yayın Yönetmeni Dr. Leonid Savin ile Rusya’nın İran’a yönelik savaş sırasındaki tutumu, Moskova-Tahran ilişkileri, Ukrayna savaşı ve değişen küresel düzen hakkında bir röportaj gerçekleştirdi.
1. ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasından bu yana Rusya’nın siyasi, diplomatik, askeri ve istihbarat alanlarındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Moskova’nın attığı adımlar, Tahran’ın stratejik ortağından beklentileriyle ne ölçüde örtüşüyor?
Öncelikle Rusya ve İran’ın kısa süre önce iki ülke arasındaki iş birliğini yeni bir düzeye taşıyan özel ve kapsamlı bir anlaşma imzaladığını belirtmek gerekiyor.
Diplomatik ve uluslararası alanda da Rusya, farklı başlıklarda İran’ı destekliyor. Buna dış müdahalelere ve dayatılan yaptırımlara karşı çıkmak, İran’ın nükleer programını desteklemek ve Buşehr Nükleer Santrali’nin inşasına katkı sağlamak da dahil.
İki ülke arasındaki askeri ve istihbarat iş birliği ise kamuoyuna açık ve ayrıntılı biçimde paylaşılmıyor. Bununla birlikte, Rusya’nın İran’a uçak ve helikopterler dahil çeşitli askeri ekipman ve teknolojiler sağladığına ilişkin bilgiler mevcut.
Daha önce İran da insansız hava aracı teknolojisini Rusya ile paylaşmıştı. Bunlar arasında Rusya’da “Geran” adıyla geliştirilen Şahed tipi İHA’lar ve daha sonra bunların temel alınmasıyla geliştirilen jet motorlu saldırı İHA’ları da bulunuyor.
Batılı medya kuruluşları, Rusya’nın sahip olduğu uydu ve uzay kabiliyetleri sayesinde İran’a istihbarat ve veri sağladığını da öne sürdü. Ancak iki ülke arasındaki askeri ve istihbarat iş birliğinin gerçek boyutlarını kesin olarak bilmek mümkün değil. Çünkü bu alanların önemli bir bölümü hassas ve gizli bilgiler içeriyor.
Terörle mücadele alanındaki iş birliği de uzun süredir üst düzeyde devam ediyor.
Bununla birlikte, şahsi kanaatim, Rusya ve İran’ın ikili iş birliğini çok daha ileri taşıyabileceği ve taşıması gerektiği yönünde. Hatta bir sonraki aşamada, en azından Hazar Denizi bölgesini kapsayacak bir savunma anlaşması dahi değerlendirilebilir.
2. Bazı çevreler Rusya’nın İran’a yönelik savaş karşısında temkinli davrandığını düşünüyor. Bu tutum daha çok Ukrayna savaşı ve ABD ile doğrudan karşı karşıya gelme endişesinden mi kaynaklanıyor, yoksa Moskova kendi çıkarlarını riske atabilecek bir savaşa dahil olmak istemiyor mu?
Batı kolektifinin Rusya’yı her türlü aracı kullanarak zayıflatmaya ve ortadan kaldırmaya çalıştığını çok iyi biliyoruz. Aynı strateji İran’a karşı da uygulanıyor.
Çin de Batı açısından potansiyel bir rakip olarak görülüyor. Daha önce Çin’de çeşitli araçlar, nüfuz operasyonları ve manipülasyon yöntemleri kullanılarak iç sorunlar oluşturulmasına yönelik çok sayıda girişim oldu.
Ukrayna konusunda da aslında Batı tarafından yönlendirilen bir vekâlet savaşıyla karşı karşıyayız. İngiltere, ABD, Fransa ve Almanya liderleri Kiev yönetimine destek verilmesi ve Rusya’ya karşı mücadelede en önemli rolü oynadı.
Ayrıca 2022 yılında Rus güçlerinin çekilmesinin ardından BBC ekibinin Buça konusunda sahte bir haber hazırladığını da gördük. Genel olarak Batılı siyasi elitler uzun süredir Rusya yönetimini yanıltmaya çalışıyor ve artık onlara güven duyulmuyor.
Bununla birlikte, gerilimin nükleer savaş seviyesine tırmanmasının ne kadar tehlikeli olduğunun farkındayız ve böyle bir durumun yaşanmasını istemiyoruz.
Ancak Batı ve onun vekil güçleri Rusya’ya yönelik provokatif eylemlerini sürdürürse — ki bunu düzenli olarak yapıyorlar — Moskova karşılık vermek zorunda kalacaktır.
Bu açıdan Rusya’nın öncelikleri büyük ölçüde iç bütünlüğünü korumak, çevresindeki güvenliği sağlamak, teknolojik kapasitesini geliştirmek ve tam bağımsızlığa, yani kendi kendine yeterliliğe ulaşmak üzerine kurulu.
Bir diğer önemli stratejik hedef ise ordunun daha etkin hale getirilmesi ve gelişmiş silah sistemlerinin kullanımını artıracak şekilde yeniden yapılandırılmasıdır. Savunma Bakanlığı ve savunma sanayisindeki şirketler de bu konuya yoğunlaşıyor.
Ukrayna savaşı, Rus ordusu ve güvenlik kurumları açısından önemli bir deneyim oldu ve halen operasyonel açıdan değerlendirilmeye devam ediyor.
3. Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesinin ardından Rusya ve Ukrayna arasında ateşkes ihtimali konusunda çok sayıda değerlendirme yapıldı ancak sonuç alınamadı. Sizce ateşkesin önündeki en önemli engeller nelerdi? Temel sorun toprak ve güvenlik garantileri miydi, yoksa Avrupa’nın gelecekteki güvenliği ve Rusya-Batı ilişkilerine dair daha derin anlaşmazlıklar mı söz konusuydu?
Aslında iki taraf hiçbir zaman bugünkü kadar bir anlaşmaya yaklaşmamıştı.
Rusya bir barış anlaşması imzalamaya hazır. Ancak bu, daha önce ortaya koyduğu şartlar temelinde olmalı: Ukrayna’nın “Nazilerden arındırılması” ve “silahsızlandırılması”, Rusya’nın jeopolitik çıkarlarına saygı gösterilmesi ve açık bir güvenlik çerçevesinin oluşturulması.
Ukrayna NATO üyesi olamaz. Ukrayna’daki Rusların haklarına saygı gösterilmeli ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin Ukrayna’daki hakları da tanınmalıdır.
Ayrıca Kırım ve Ukrayna’nın daha önce Rusya’ya katılma yönünde referandum düzenleyen bölgeleri Rusya’nın parçası olarak kalacaktır ve Ukrayna’ya geri dönmeyecektir.
Avrupa açısından bakıldığında da bunun uluslararası ilkelerin ihlali olarak görülmemesi gerekir. Çünkü 1999’dan sonra Sırbistan’ın bir parçası olan Kosova bağımsızlığını ilan ettiğinde NATO ve Batı bunu destekledi.
Dolayısıyla bugün Ukrayna’da yaşananlar, Batı’nın daha önce uyguladığı politikanın devamıdır.
Rusya’nın geleceğe yönelik yaklaşımına gelince, Moskova giderek daha fazla “Küresel Güney” ile aktif ilişkiler geliştirmeye odaklanıyor.
“Doğu’ya dönüş” kavramı kullanıldı ancak aslında bu dönüş, Küresel Güney’i de kapsıyor. İran da bu sürecin önemli bir parçası.
4. Ukrayna savaşı, ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı ve ABD’nin Çin üzerindeki baskısındaki artış dikkate alındığında, Moskova bu gelişmeleri birbirinden bağımsız krizler olarak mı görüyor, yoksa ABD ile Batı dışı güçler arasındaki daha geniş bir stratejik rekabetin ve mevcut uluslararası düzeni değiştirme çabasının parçaları olarak mı değerlendiriyor?
Kuşkusuz bunlar, çok kutuplu düzenin ortaya çıkmasıyla şekillenen daha geniş bir stratejik rekabetin parçalarıdır.
ABD liderliğindeki Batı, askeri, siyasi, ekonomik ve hatta ahlaki alanlarda kendi hegemonyasını korumaya çalışıyor. Biz ise daha adil bir uluslararası sistemin kurulmasını istiyoruz.
Temel mesele budur.
Tarihsel açıdan baktığımızda, bir uluslararası düzenden başka bir düzene geçiş dönemlerinde her zaman böyle istikrarsızlıklar yaşanmıştır. Ancak mevcut durumun farklılığı, Batı’nın bugün geçmişe kıyasla çok daha hızlı şekilde hakimiyetini kaybediyor olmasıdır.
5. İran’ın ABD ve İsrail saldırılarına karşı verdiği tepkiyi ve direnişini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce İran inisiyatifi ne ölçüde elinde tutabildi, askeri baskıya dayanabildi ve karşı tarafın hesaplamalarını etkileyebildi?
İran’ın tepkisi son derece takdire değerdi. Rus kamuoyu da bu tepkiyi, özellikle İran’daki karar alıcıların tutumunu olumlu karşıladı.
Bu tepki hem son derece güçlü hem de aynı zamanda oldukça akıllıcaydı.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, ABD ve bölgedeki müttefikleri açısından jeopolitik bir kâbustu. Hem ABD hem de İsrail, İran karşısında son derece zor bir durumla karşı karşıya olduklarını gördü.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yasa dışı ve suç teşkil eden saldırılarının yol açtığı kayıplara ve zararlara rağmen İran ve İran halkı ayakta kalmaya devam ediyor.
6. İran’a yönelik savaş, Ortadoğu’nun güvenlik düzeninde bir dönüm noktası olabilir mi? Eğer öyleyse Rusya yeni bölgesel düzende kendisi için nasıl bir rol görüyor? Savaş sonrasında Moskova’nın İran, Çin ve ABD ile ilişkileri nasıl değişir?
Bana göre bölgenin güvenlik ortamı zaten değişmiş durumda.
Komşu ülkeler de bu değişime tepki veriyor. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke anlaşması bunun örneklerinden biri.
İran da sınırlarına yakın bölgelerde yeni kontrol ve çıkar alanları oluşturdu. Burada Yemen’deki İran müttefiklerinin yanı sıra Irak, Lübnan ve diğer ülkelerdeki aktörlerden söz edebiliriz.
Siyonistler bunların tamamını ortadan kaldırmak istiyor. Bu durum, Filistin’deki soykırımın ve Lübnan’ın bombalanmasının nedenlerinden biri. Ancak pratikte bunun gerçekleştirilmesi mümkün değil.
Geçmişte olduğu gibi direniş yeniden güç kazanacaktır. Çünkü direniş bölgenin düşünce yapısında ve stratejik kültüründe köklü bir yere sahip.
Büyük güçler arasındaki ilişkilere baktığımızda ise Rusya ve Çin’in iş birliğini daha da güçlendireceği açık.
Buna karşılık ABD gelecekte daha fazla sorunla karşı karşıya kalacak ve Washington’ın Ortadoğu’daki jeopolitik nüfuzu azalacaktır.
ABD’nin NATO içerisindeki birçok ortağı artık Washington’a eskisi kadar güvenmiyor.
Öte yandan İsrail lobisinin etkisi ve bu politikaya karşı çıkan bazı Amerikalı siyasetçiler nedeniyle ABD içinde de ciddi gerilimler yaşanıyor. Kasım ayında Kongre seçimlerinin ardından neler olacağını görmek gerekiyor. Cumhuriyetçiler arasında Trump’a yönelik muhalefetin arttığına dair çok sayıda işaret var. Demokratlar da onun politikalarından memnun değil.
Gerçekçi olmak gerekirse, gerilim ve çatışmalar devam edecek.
Çok kutuplu bir sistemin kurulabilmesi için etkili yapılar oluşturulması gerekiyor. Bunun neden önemli olduğunu görmek için mevcut tek kutuplu sistemin sahip olduğu yapılara bakmak yeterli: Ekonomide Dünya Bankası ve IMF, askeri alanda NATO ve siyasi alanda G7.
Dolayısıyla Rusya, Çin, İran ve BRICS’in diğer üyeleri, bu yapılara karşı denge oluşturabilecek, etkili ve kapsamlı bir mekanizma kurmalıdır.

yorumunuz